Gözlerin boşluğa dalıp gider,
Sahipsiz bakışların benim olsun isterim.
Sırların acıdan ağlar örer,
Kendi kayboluşlarım sende dursun isterim.
Ağladım senin için ilk defa,
Elimde parçalanmış bir hayat var aslında
Hapsoldum söylediğim yalanlara,
Çıkışlar hep kapanmış ruhumda, sokaklarda...
ALLAH RAHMET EYLESİN BARIŞ'A...
=(
ÜSTÜ KALSIN
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...
CEMAL SÜREYYA
körü körüne..
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu,
kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri
sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
Olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de
hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
Atilla ilhan
olmayacaksan benim..!
Olmayacaksan benim, açmayacaksam vuruşlarına kapımı, haramsa nefesin nefesime...
Toprak helaldir bedenime!!Aşkın didaktik maddeleri olamıyor işte, koyamıyorsun sınırları, cümlelerin yapman gerekenlerle kurulamıyor.. Onlarda tıpkı benim gibi yarım yamalak gözlerin önünde..
İnzivalara gebe yarınlar biriktiriyorum sana, korkağın tekiyim geçemiyorum ki karşına..
Diyemiyorum, “can’ımsın, seninim gel!!” diye..
Anlatmıyor mu duruşum..Bu kadar mı aciz bakışlarım..Bu kadar mı küçücüğüm karşında..
Kallavi hayalperestliklerim, adına yakılmış düşler arşivimde saklı..
Ben sana ait olsam ne çıkar, sen başkasının olduktan sonra..
başkasına bakıp, başkasına dokunduktan sonra…
Başkasına yanıp başkasına emanet etmişken kalbini, biçareliğimi nasıl atarım küçücük bedenim üzerinden…
Taksiratım affedilir mi mahşerde..
Ben canıma değil “sevdama” kıymaya gidiyorum..
“Sevdam” sevdama kıyacak kadar büyük çünkü!!
Çünkü sen böylesi “sevdamı” göremeyecek kadar “sevdalısın” sevdalına..
Dar geliyor sokaklar, kaldırımlar kaçırmıyor beni senden..
Lambalar aydınlatmıyor uzaklarımı..Ayaklarım kaçak ve militan sesler çıkarırken, gece her adımda bağıra bağıra usanmadan yazarken seni içime, ve yıldızlar bile anlayamıyorken sebeb-i terk-i diyarı,
bir tek sana ait olanlar ilişemiyor, taş koyamıyor sessiz yolculuğuma..
Çünkü sana ait olan her şey o’nun..
Geçipte karşıma, o’na sahip bakışını yerleştirirsen gözlerim önüne, ölüme giden bir yaşanmışlık bile bırakmazsın zaten kefenime..
Herşeyi ardıma koydum..
Ve almadım düşlerimi de yanıma, rastlarsın zamanı silik bir mekanda..
Gidiyorum..
O’na sen, sana ben, bana sevda ve sevdama ölüm kala…
Bir an sevinç duyarken, korkuyorum sonra hemen,
Haydut yillar çalar götürür diye hazinemi;
Bir an, basbasa kalmaktan öte bir sey istemezken,
Sonra diyorum ki, alem niye görmesin sevincimi?
Bazan, sana baka baka kendime çektigim ziyafetle,
Doydum sanirken, bir bakisin açligiyla ölüyorum sonra,
Senin bana verdigin ya da verebileceginden öte,
Ne bir seyden zevk aliyorum, ne de çabaliyorum almaya.
Iste böyle, her gün hem açliktan ölüyor, hem tikaniyorum;
Ya oburca herseyi yiyorum, ya da hiçbir seye dokunmuyorum.
William Shakespeare
Kimse bilmez neden böylesin diye
Kimse sormaz neden sustun diye
Niye döndün sırtını herkese
Ne olacak senin bu halin böyle
Geçmez günler unut kendini bu hayat zor var mı çaresi
Boşver geçsin rüzgarlar essin
Sana da bütün insanlar gibi
Günlerin kötü geçiyor
Umudun yok soranın yok
Sorunun çok
İsteğin yok
Gelenin yok
Yorgunsun çok karışık kafan
Unut her şeyi
Sorgulama boşalt içini
Uyan artık geriye bakma
Hayat kısa durma orda
Geçmez günler unut kendini bu hayat zor var mı çaresi
Zaman aksın hızına bakma
Seni dinlemez nasıl olsa
Bırak aksın seni de götürsün
Hepsi hepsi hayat nasıl olsa hepsi hepsi hayat nasıl olsa hepsi hepsi hayat nasıl olsa
Doğan güneş seni çağırır
Gidemesin ayakların bağlıdır
Bilemezsin yarın ne olur
Göremesin gözlerin kapanır
Çözemezsin sorunlarını öylece kalırsın
Geçmez günler unut kendini bu hayat zor var mı çaresi
Zaman aksın hızına bakma
Seni dinlemez nasıl olsa
Bırak aksın seni de götürsün
Hepsi hepsi hayat nasıl olsa
BOYA FIRÇASI
fırçam hep yanımdadır,
gittiğim her yerde kendimi
gizlemem gerekebilir diye.
size gerçek beni göstermekten
çok korkuyorum.
yapacaklarınızdan korkuyorum,
belki güler,belki kaba şeyler söylersiniz.
sizi kaybetmekten korkuyorum.
aslında kendimi gizlemek değil,
size gerçek beni göstermek istiyorum.
gördüğünüz ne ise
onu kabul etmenize ihtiyacım var.
eğer sabırlı olur ve gözlerinizi kaparsanız,
üzerime sürdüğüm bütün boyaları silerim.
lütfen gerçek beni göstermenin
ne kadar zor olduğunu anlayın
işte şimdi bütün boyaları sildim
kendimi çıplak ve basit hissediyorum
hem de üşüyorum.
bu gördüklerinize rağmen beni hala seviyorsanız
benim arkadaşımsınız.
saf altın kadar katıksız.
ama yine de boya fırçamı yanımda taşımalıyım.
elimin altında olmalı
beni anlamayan birilerine rastlarım diye.
sevgili arkadaşım,lütfen beni koru.
beni içten sevdiğin için teşekkür ederim sana.
ama izin ver boya fırçam yanımda kalsın,
ben de kendimi sevene kadar...
Bettie B.Youngs
"...Ayrılık değil,özlemek hiç değil;en büyük acı,bu giderek büyüyen boşlukmuş...En büyük dert kimi özlediğini,kimi sevdiğini bilememekmiş...En büyük kayboluş sevip sevip sonunda kimi sevdiğini bilememekmiş...İçimde bir ses durmadan,dünyanın sonu geldi, diyor.Dünyanın sonu bu halime öyle çok uyuyor ki,hiç üzülmeden,hiç korkmadan kabulleniyorum onu.Öylesine bencilim ki,dünyanın sonunu kendim gibi çok seviyorum.
Kendim,diyorum;oysa kendim diye bir şey var mı gerçekten,işte onu hiç bilmiyorum.Kendim deyince aklıma o sahipsiz sızı geliyor.Kendim deyince,sen artık yaşama,sen artık bütün duygularını yitirdin,bir daha hiçbir zaman eskisi gibi sevemeyeceksin,diyen o ses geliyor aklıma.Kendim deyince,kimse beni bilmesin,tanımasın istiyorum.O büyük yanlışlarım,o büyük yanılgılarım aklıma gelince,sonsuza dek evime kapanmak istiyorum.Evimde kalıp,o büyük boşluğumu kapatmak istiyorum.Çünkü,o büyük boşlukla saldırıya çok açık hissediyorum kendimi.Çünkü,beni böyle herkes yaralayabilir.Evinde kal ve öleceksen inleye inleye evinde öl,diyorum kendime.Ama kalamıyorum evimde...Gecenin bir yarısında sokaklara atıyorum kendimi.Gözlerime vuruyor içimin boşluğu.Bir sancı gibi...Ruhumu yeraltına kapatarak dışarı çıkıyorum.Bu yokluğu ben hazırladım kendime.Şimdi hiçbir yere ait değilim...
Oysa çok eski bir masaldı inandığım;ben ancak herkesin mutlu olduğu bir dünyada kavuşabilirdim sevdiğim insana.Çok eski bir masaldı inandığım.Çocuktum o zamanlar...Yalan nedir bilmezdim...Görünen,bana söylenen neyse en çok ona inanırdım.İnsanların sadece bir yüzü var sanırdım.Ve ben ömrümün o en saf yıllarında en çok o yüze sarıldım.O yüze inandım.Sonra o yüzü,o biricik,o vazgeçilmez yüzü kalbimdeki en gizli,en derin yere sakladım.Beni öyle küçümsemişler,öyle kırmışlardı ki,o yüzü hakedebilmek için onu bu dünyadan gizleyip en derinime saklamam gerektiğini öğrenmiştim.Tek bildiğim savaşmam gerektiğiydi ve kazanmam...Duygularımı,hayallerimi gizleyip kazanmam...
Gittin...Seni sevmek,bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır...Seni sevmek,hayatına tanıklık etmekti benim için çünkü...Gittin...Bir yabancı gibi uzaktan hayatını seyretmek oldu çoktandır seni sevmek...Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştıramamak;sıkışıp kaldığım bu karanlık dehlizde kendi kalbimde,yalnızlığımda,sensizliğimde kendi aşkımla delirmek oldu artık seni sevmek...
Şimdi,bu acıya bir son vermesi,kendisini terk etmesi,sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık..."Ayazda İki Yürek" gibiyiz...Sen benim şizofren aşkımsın...Ben senin sızlayan vicdanın...Affet beni...Verdiğim sözleri tutamadım..."
Cezmi Ersöz(Şizofren Aşka Mektup'tan...)
GÜN GİBİSİN
KENDİMLE BAŞ BAŞA KALMAK İYİ GELMİYOR BANA.
BİR TEK GECE Mİ YOKTUN YANIMDA ?
YADA KAÇ BİN YILDIR ?
SENİ ÖZLEMEK HER ZAMAN İYİ DEĞİLMİŞ,ANLIYORUM.
YA SEN,ÖZLEDİNMİ BENİ ?
YARIN KOŞACAKMISIN BANA ?
UYKU ÇAĞIRIYOR BENİ,GECE BİTSİN,SEN BAŞLA.
KAPIYORUM GÖZLERİMİ,YENİDEN VE SADECE SANA AÇMAK İÇİN....GÜN GİBİSİN
MEHMET ÇOŞKUNDENİZ
Sevgi Önceliktir
Universite yillarimiz... Biz iki erkek arkadasiz.
Onlar da iki kiz.
Oyle tanistik SBF'nin kantininde...
Birlikte cikiyoruz...
O yillarda cikma ne demek... Sinemaya falan birlikte gidiyoruz oglenden
sonralari.
Aksam uzerleri de o zamanlarda cok unlu Filiz Pastanesinde bulusup cay
falan iciyoruz.
Gozlerden gozlere, zaman zaman birlesen ellerde bir flort var, hepsi
o...
Cok sevdigim bir siir vardi, aklimda kaldigi kadariyla,
soyleydi sanki, o yillardaki asklarimizi anlatan...
Bir sey var aramizda.
Senin gozlerinde belli,
Benim yanan yuzumden.
Susuyoruz, arada bir,
Guluserek basliyoruz soze.
Ne kadar gizlesek nafile,
Bir sey var aramizda,
Senin gozlerinde isildiyor,
Benim dilimin ucunda...
Soyleyemiyoruz
"Seni Seviyorum" diye...
Ama oyle seyler yapiyoruz ki, her sey ayan beyan...
Ne mi yapiyoruz mesela... Biz ucumuz, Mulkiyeliyiz.
"Aramizda bir seyler olan" Orta Dogulu...
Birgun ogleye dogru, uc Mulkiyeli, Kizilay'da rastlastik...
Sinemaya gitmek uzere sozlesiyoruz. Uzaktan bizim Orta Dogulu cikti
meydana.
Hayrola" dedi.
Ogleden sonra sinemaya gidiyoruz, haydi sen de gel" dedim.
"Cok mu istiyorsun" dedi. "Evet" dedim.
"Biletleri alin beni bekleyin. Senin icin gelirim" dedi, kostu gitti.
Sinema ikide...
Ikiye ceyrek kala bulustuk. Uc Mulkiyeli. Orta Dogulu gorunurde yok...
Bizim kiz "Hadi girelim" dedi. "O laf olsun diye'Gelirim' dedi. Gelemez.
Ogleden sonra final sinavi var. Nasil gelir ki!..."
Biletlerin ikisini
onlara uzattim... "Gelecek" dedim. "Siz girin, ben beklerim".
Saat iki bucugu geciyordu, sinemanın onunde bir taksi durdu.
Icinde nefes nefese Orta Dogulu indi...
"Kusura bakma gec kaldim" dedi...
"Ogleden sonra final sinavim vardi. Bu sinava raporsuz girmezsek donem
hakkim yanar.
Bu yuzden girdim. Kagidin altina hemen bombos imzalayip verdim.
Firladim, taksiye kosarken ayagim burkuldu, topugum kirildi.
Yurda gidip ayakkabimi degistirmek zorunda kaldim. Bu yuzden geciktim."
Sonra kulagima egildi.
"Ama ne kadar gec kalirsam kalayim, kapida beni bekleyecegini
biliyordum"
dedi.
"Ben de gelecegini biliyordum" dedim, elini elimin icinde sIkarken...
Sevginin en yuce yanidir, inanmak... Ama ben baska sey anlatmak
istiyorum,
bugun...
Insanlari ne kadar seviyoruz.
Onlara ne kadar deger veriyoruz. Bunun bir tek sasmaz olcegi var.
Gunluk hayatimizdaki onceliklerdeki yeri?
"Hadi sende gel" dedigimde
"Sinavim var, gelemem" diyebilirdi Orta Dogulu...
Kimse de bir sey diyemezdi. Oyle demedi... Senin icin her seyi yaparim"
dedi...
Benimle herhangi bir gun,
herhangi bir saatte gidebilecegi o sinemaya, sirf ben o gun istiyorum
diye,
o gun gidebilmek icin, sinavdan "Sifir" almaya razi oldu.
Simdi bir de herkesin gunluk yasantisinda her zaman rastlanan baska
orneklere bakin...
-"Sevgilim, sana tapiyorum. Bugun bulusmayi cok isterdim ama, randevu
almistim.",
-"Alo, darling. Bu gece seninle bulusacaktik ya. Bir kiz arkadasim boy
frendi ile
bozusmus. Onu teselli etmem gerek. Beni affet!",
-"Hayatim sen bir tanesin. Ama yarin bulusamayiz.Galatasaray'in maci
var."
Listeyi sabaha kadar uzatabilirsiniz. Simdi bir dusunun.
Hem size ileri surulen ozurlere. Hem sizin ileri surduklerinize.
Kimi, neleri tercih ediyorsunuz, kimlere... Ve siz nelere tercih
ediliyorsunuz?
Eger, sizin icin arkadas?ndan, mactan, sizi davet eden yada size gelen
herhangi bir arkadastan sonra geliyorsa, sakin ola, onu sevdiginizi
falan
dusunmeye
kalkmayin.
Insanlar bazen kendilerini de kandirir, sevdiklerine.
Ya da supheye duserler,
-"Ona karsi duygularim, cok karisIk... Seviyor muyum acaba" diye...
Sevginin ve degerin en yanilmaz olcegi, tercihtir, onceliktir.
-"Hadi sinemaya gidelim" dediginizde,
arkadasiniz
-"Tabii, harika" demeden once "Ne film oynuyor"
diyorsa, hele hele ardindan
"Ben o filmi sevmem" deyip, bulusma teklifinizi reddediyorsa mesela,
bilin ki asil sevdigi sinemadir.
Siz degilsiniz. Siz ancak onun ilgisini cekecek bir film ve bos bir
zamaninin bulabilirseniz,
onunla bulusabilirsiniz.
Bunun da adi sevgi olamaz tabii...
Sevgide onemli olan bir arada olmaktir. Sinema bahanedir sadece.
Dusunun bakalim, sevdiginizi sandiginiz insanin,
hayatinizdaki oncelik sirasi neydi? En tepede mi? O zaman gercekten
seviyorsunuz demektir.
Ya da soyle...
Hayatindaki en buyuk onceligi daima size veriyorsa,
hic supheniz olmasin, en cok sizi seviyor.
Onun icin en degerli varlik sizsiniz. Hem kendi karmasIk duygularinizi
cozmenin,
hem de onun duygularini kesinlikle belirlemenin en sasmaz yoludur,
oncelik
testi...
Cunku en cok sevilen, en once gelir.
"Benim her seyimsin"
kolay laftir, herkes soyleyebilir.
Eger sizi bir seye tercih ediyorsa ancak o zaman her seyiniz demektir
gercekten.
Birisiyle ilgili duygularinizdan ya da onun duygularindan supheniz
varsa,
derhal bu "Oncelik" testini yapin, her gunku yasantinizdan ornekleri
hatirlayarak.
Sasmaz gercek hemen ortaya cikacaktir.
Sevgi bir bakima onceliktir cunku!
Can Dundar..
''Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma,
anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma.
Sessiz kalmak, bir şey bilmediğin anlamına gelmez,
çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez.
Herkesi kendine eşit gör,
her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık,
çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
bilgisizlikten gelirse cehalettir.. . ''
Kurşunkalem.................
Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu :
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun ? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı ? "
Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi :
"Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."
Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
"İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki ! "
"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun."
"Birinci özellik : Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."
"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."
"Üçüncü özellik : Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir."
"Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."
"Beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın."
Paulo Coelho
Kimi der ki kadın...
UZUN KIŞ GECELERİNDE YATMAK İÇİNDİR
KİMİ DER Kİ KADIN
YEŞİL HARMAN YERİNDE
DOKUZ ZİLLİ KÖÇEK GİBİ OYNATMAK İÇİNDİR
KİMİ DER Kİ AYALIMDIR
BOYNUMDA TAŞIDIĞIM VEBALIMDIR
KİMİ DER Kİ HAMUR YOĞURAN
KİMİ DER Kİ ÇOCUK DOĞURAN
NE O, NE BU, NE KÖÇEK, NE AYAL, NE VEBAL
O BENİM KOLLARIM, BACAKLARIM, BAŞIMDIR
YAVRUM, ANNEM, KARIM, KIZKARDEŞİM
HAYAT ARKADAŞIMDIR
NAZIM HİKMET
BİR KERE DAHA DÜŞÜNELİM...
Bir ülke ekonomik olarak sömürülüyor olabilir,
Şirketleriyle, bankalarıyla, borsasıyla, tarımıyla, madenleriyle, borç batağı ile.
Siyasetçileri dışarıdan emir alıyor da olabilir.
Hatta o ülke fiilen işgal edilmiş, askeri olarak yenilmiş, ordusu esir edilmiş.
Bunların hepsinin çözümü var, düzeltilir...
Ama ya zihinler tutsaksa, ya beyinler işgal edilmişse?
Ya o ülkenin kültürü ve dili sömürgeleştirilmişse?
Ya okullarında Türkçe değil İngilizce öğretim yapılıyorsa,
Ya öğretim üyeleri, doçentleri, bilim yapacaklarına İngilizce öğrenmekle meşgullerse,
Ya işyeri ve ticari marka isimleri İngilizce koyulunca daha çok rağbet görüyorsa...
Ya gençleri "jean" giyip, "fast food" yiyor, "tv show" seyrediyorsa,
"Center"larda buluşup , "okey" ile anlaşıp, "bye bye"la vedalaşıyorsa,
Ya İngilizce bilmeyen insanları aşağılık kompleksine mahkum edilmişse,
İşte o zaman o ülke, o vatan, o millet yok oluyor demektir.
Hiç düşündün mü? Ata'n neden son on beş yılını Türk Dili ve Tarihine harcadı?
Uyuma, silkin artık, vatan ve namus için...
Hareket Başlıyor….
Sabri Çimen
Bir Müdafaa-i Hukukçu
Günlerdir 2 demir lirayı elimde çevirip duruyorum.
2 Türk lirası...
Bazılarınız yere düşse eğilip almazsınız.
Para üstü olsa aldırmazsınız.
Harçlık diye, bahşiş diye, sadaka diye verilse surat asarsınız.
Hepsi topu 2 lira....
- *
6 Şubat gecesi Şanlıurfa'ya çok yağmur yağdı.
Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisi içinde bulunan Çırpı Deresi taştı; üzerindeki stabilize geçişi tahrip etti.
O geçişten bir kamyon geçmeye çalışıyordu o gece...
Kamyonun kasasına 44 kişi binmişti. Çoğu kadın ve çocuktu.
Tarım İşletmeleri çiftliğine, koyun sağmaya gidiyorlardı.
Kamyonun şoförü yolun çöktüğünü fark etmedi; araç Çırpı Deresi'ne uçtu.
Kasadaki 44 kişi dereye döküldü; sürüklendiler.
Kamyonun kasasına tutunmayı başaran 33 kişi kurtarıldı.
Kurtarılanlar Ceylanpınar Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.
Sel sularına kapılan 2 işçi, Elma ve Hacer Kaya öldü.
Halil, Ahmet, Emine ve Anuç Ete kayboldu.
Zehra ve Hatun Kaya kayboldu.
Naile Çorak, Fatma Merç, Halfe Ayberk kayboldu.
Adları ilk kez haberlerde duyuldu.
- *
Gece, arama kurtarma çalışmaları başladı.
Dalgıçlar sabaha kadar derede işçi aradılar.
Derenin Suriye tarafında da Suriyeliler çalıştı.
Sonuç alınamadı.
Kazayla ilgili olarak Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Çiftlikte süt sağımı işini yaptıran müteahhit Celal Ulukaya gözaltına alındı.
Bu gözaltının nedeni, kurtulan işçiler konuşunca anlaşıldı.
Kazazedelerden Halil Ertuğrul 10 yıla yakın süre bu işi yapmıştı. Çiftlikteki sağım işinden günde 2 lira kazanıyorlardı.
Ertuğrul, "Niye çalışıyorsun o zaman" sorusuna kısa bir yanıt verdi:
"Mecburum. İş yok."
- *
Günde 2 liradan ayda 60 lira...
44 işçiyi Çırpı Deresi'ne sürükleyen, 11'ini yağmur sularından bir selde boğan ekmek kavgasının bedeli bu...
İşsizlik illetine düşmüş fukaraları "Hiç yoktan iyi" tesellisiyle kandıran müteahhitlerin ucuz işgücüne biçtikleri değer...
2 demir lira...
Günlerdir elimde çevirip durduğum 2 metelik...
2 paralık hayatların can pahası..
Harçlık isteyen çocuklara bu yazıyla birlikte veriniz.
Hayat dersi niyetine!...
CAN DUNDAR...
*Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? *
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast
love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere
ardında
bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size
sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program
verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki
akasyanın
tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
"Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı
yetmiyor?
*Müşfik KENTER*
TANRI VARMIDIR?
Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;
-“Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?” Bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.
-“Evet her şeyi Tanrı yarattı!” Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “evet efendim” diye yanıtlar. Profesör devam eder;
-“Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan varolduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış
olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız ´Kesinleştirme’ prensibine göre de Tanrı
şeytandır.”
Öğrenci böyle bir önerme karşısın da şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise
öğrencilerine bir kez daha Tanrı´nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve
-Bir soru sorabilir miyim profesör? der. Profesörde sorabileceğini söyler. Öğrenci
“Soğuk var mıdır?” diye sorar. Profesör;
-“Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır” diye yanıtlar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
-Öğrenci; “Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda/realitede biz soğuğu
sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir
şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme
özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın
yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir” der ve devam
eder,
Profesör, karanlık var mıdır? Profesör ;
-Tabi ki vardır. Öğrenci yanıtlar,
-´Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yaşamda/realitede
karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton´un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık
karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın
olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.” Son olarak öğrenci profesöre yine sorar;
-Efendim şeytan var mıdır?” Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;
-Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir
kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O,
dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir der. Öğrenci devam eder;
-Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının
yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir
sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere
gelen karanlık gibidir..” der
Profesör cevap veremez ve yerine oturur.
Bu Genç öğrencinin adı :
ALBERT EINSTEIN’ dir...
AŞK İKİ KİŞİLİKTİR
Değişir rüzgarın yönü
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir.
Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden;
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü, hiç bir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür, yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
APTALIN ÖYKÜSÜ
Adamın biri, halinden yakınır dururmuş: "Çalışıyorum, didiniyorum ancak geçinebiliyorum. Üstelik yalnızım, kimim kimsem yok..." Böyle mutsuz mutsuz sızlanıp dururken, bir karar vermiş. Yollara düşüp bir melek bulacak, halini anlatıp ondan bu haksızlığı düzeltmesini isteyecekmiş.
Yola koyulmuş. Dağda bir kurda rastlamış. Ayakta zor durabilen, bir deri bir kemik
kalmış kurt, adama yaklaşmış, nereye gittiğini sormuş. Adam derdini anlatmış, "Bir melek arıyorum. Onu bulup bana yapılan haksızlığı düzeltmesini isteyeceğim..." Bunun üzerine kurt, "Bana da bir iyilik yapar mısın" demiş, "ben de gece gündüz dolaşıyorum, bir lokma yemek zor buluyorum. O meleğe benden söz et, böyle açlıktan öleyazmış kurt da olur muymuş diye sor..."
Adam yola koyulmuş. Çok geçmeden karşısına güzel bir kız çıkmış. Kız da ona nereye
gittiğini sormuş. Melek hikâyesini dinledikten sonra adamın ellerine sarılmış:
"Yalvarırım o meleğe benim durumumu da anlat. Gencim, güzelim, zenginim, her şeyim var
ama çok mutsuzum. Mutluluğa ulaşabilmek için ne yapmam lazım, ne olur o meleğe sor..."
Adam, melekle konuşacağına söz vermiş ve yola devam etmiş. Yorulduğunda dinlenmek için
bir ağacın altına uzanmış. Çevre yemyeşilmiş ama bu ağacın neredeyse bir tek yaprağı bile yokmuş. Tabii ağaç, durumuna çok üzülüyormuş. Dert yanmaya başlamış:
"O meleği bulduğunda benden de bahseder misin. Bak, nasıl da bereketli bir toprak
üzerindeyim. Bütün ağaçlar yaprağa, meyveye boğulmuş. Benimse hiçbir şeyim yok.
Diğerleri gibi olmak için ne yapmalıyım, meleğe sorar mısın?"
Adam, ağaca da "peki" demiş ve yoluna devam etmiş...
Nihayet, meleği bulmaktan umudunu kesmiş, vazgeçmek üzereyken melek karşısına
çıkıvermiş...
Adam derdini anlarmış, melek adamı dinlemiş ve "tamam, tamam!" demiş. "Zengin
ve mutlu olabilmen için sana bir şans veriyorum. Şimdi geldiğin yoldan git, evine dön."
Meleğin bu sözleri üzerine rahatlayan adam kurdun, kızın ve ağacın ricalarını hatırlamış ve meleğe onları da anlatmış. Melek onlar için de birşeyler söylemiş. Adam bunları da bir güzel dinlemiş ve dönüş yoluna koyulmuş.
Ağacın yanına geldiğinde meleğin söylediklerini aktarmış:
"Köklerinin tam yanında gömülü altın dolu bir sandık varmış. Bu yüzden beslenemiyormuşsun
. Beslenemediğin için yaprağın ve meyven yokmuş. Sandık çıkarılırsa senin de meyven ve yaprağın olacak."
"Yaşasın!" Demiş ağaç: "Çabuk orasını kaz ve o sandığı çıkar!"
"Hayır" demiş adam, "Melek bana kendi şansımı verdi. Evime dönmem lazım..." Ve yoluna
devam etmiş. Genç kız bıraktığı yerde onu beklemekteymiş. Adamı görünce koşmuş ve
"Melek ne dedi?" diye sormuş. "Sevinçlerini ve acılarını paylaşabileceğin birini bulup
da evlenirsen bütün dertlerin hallolacak, mutlu olacaksın" demiş adam. O zaman kız,
"Hadi seninle evlenelim, mutlu olmaya çalışalım!" diye atılmış. Adam, "hayır," demiş.
"Buna zamanım yok. Melek benim şansımı verdi, bir an önce eve gitmeliyim. Sen de kendine başka bir koca bul artık..."
Çok geçmeden o bir deri bir kemik kurt çıkmış karşısına. Kendi şansını bulmak için evine gittiğini, acelesi olduğunu söylemiş. "Peki ya ben!" Demiş kurt, "Benim için ne dedi?
Onu söyle ve git!" "Senin için söylediğini ben anlamadım" demiş adam; "melek dedi ki,
o kurt, yiyecek bir aptal bulamazsa aç susuz dolaşmaya mahkûmdur."
Kurt, "ben çok iyi anladım" demiş ve aptalı yemiş.
hangi yaşımızı begenecegiz??
"Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi
bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım. Geldiler.
20 yaşında ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan ''Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?'' diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin..İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin, cezandan indirim sağlamaz. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin! Onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. ''Acılara tutunarak'' yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun, unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını, balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesini bilmeyenler ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini.....